En Eski Onlarca Markamızı Yaşatan Kültürel Mekânlar: Hamamlar

En Eski Onlarca Markamızı Yaşatan Kültürel Mekânlar: Hamamlar

Ülkemizin yaşayan en eski işletmeleri arasında çok sayıda hamam vardır (bkz. yuzyillikhikayeler.com/tarihe-dokun). Bu durum bir tesadüfün ürünü değildir. Bugün çoğu evde sıcak su ve banyo alanları olduğundan, hayatımızda eskisi kadar merkezî bir yerde olmayan hamamlar, bu imkânların henüz olmadığı yıllarda şehir hayatının odağında yer alırlardı. Bu yüzden hamamlar uzun yıllar hayatta kalabilen işletmeler oldular. Haliyle bu mekânların etrafında yoğun bir kültürel birikim de gelişti. Örneğin bugün halen kullandığımız birçok deyim bu birikimden kaynaklanır.

Bir işin zorluğuyla karşılaştığımızda “hamama giren terler” deriz örneğin. Çocukluğunda mahalle arasında “top oynamış” olanlar bilir. Tartışmalı pozisyonlarda “büyüklük bizde kalsın” deyip karşı tarafın iddiasını kabul eden takım, rakibine “hadi hamam parası olsun” demeyi de ihmal etmez. Hiçbir şeyin değişmediğini anlatmak için “eski tas eski hamam”, malı mülkü çok olana “han hamam sahibi olmuş” deriz, aslında hamamı olmasa bile. İki yoksul kimsenin evlilik isteği “iki çıplak bir hamama yakışır” deyimiyle onaylanırken, büyük hayaller peşinde koşanlara “yedi kubbeli hamam kurmuş” denilir.

Bugün halen kullandığımız bazı kavramlar da hamam kültürüne aittir. Örneğin, “külhanbeyi” kavramı gibi… Sokakların düzenli aydınlatılmadığı bir buçuk asır öncesinde ve daha evvelinde, geceleri elinde fener olmadan gezenleri bekçiler çevirdiğinde, bu kimseler için yapılan uygulama, fenersiz gezeni hamama çalışmaya göndermekti. Böyle yapılırdı çünkü fenersiz gezmek aslında hapsi gerektiren bir kabahat değildi ve kişi o yüzden karakolluk olmazdı. Ancak fenersiz gezen kişiye tekinsiz gözüyle bakılırdı ve bir daha bu tip tehlikeli bir iş yapmasın diye zorunlu çalışmaya gönderilirdi. Ancak gece sınırlı sayıda işletme açık olurdu ki bu tip işletmelerden biri de hamamlardı. Hamamlar sabah namazından bir-iki saat önce açılırdı. Tekinsiz kişi bu hamamlardan birine, hamam ocağını yakmak gibi zor bir işi olan külhancının eline bırakılırdı.

Külhancı, kabahatliyi sabaha kadar odun taşımak, kırmak, külhan ocaklarını temizlemek gibi işlerde çalıştırır ve hava aydınlanınca da üstü başı kir ve toz içinde sokağa salardı. Mahalleli kişiyi bu halde görünce bir yerde basılmış ya da gece tekinsiz bir şekilde sokakta gezerken yakalanmış olduğunu anlar ve ona alaylı bir şekilde “külhanbeyi” derdi. Bugün bu tabir halen serseri, başıboş gezen, haylaz kimseler için kullanılır.

Külhanlar bu özellikleriyle edebiyatımızda da kendine bulur. İhsan Oktay Anar’ın Suskunlar’ında şöyle bir paragraf vardır: “Evlerinde mazbut bir hayat süren bir ana kızı gecenin bu vaktinde rahatsız eden kopuklara ne yaparlar, biliyor musun? (…) Ya tersane zındanına gidersin, ya salmatomruğa, yahut gözün patlar veya kemiklerin kırılırsa sana belki acırlar da, yediğin onca kötekten sonra bir külhanda is kurum içinde tâ sabaha kadar çalıştırırlar!”.

Kaynaklar:

  • İhsan Oktay Anar, Suskunlar, İletişim, 2007, 43.
  • Zafer Toprak, “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e İstanbul’un Geceleri Aydınlatılması (1840-1940)”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c. 1, 1993, 476-481.
  • Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü, TDK, tdk.gov.tr

Bu sayfayı paylaşabilirsiniz

Fotoğraflar